neler yaptığıma falan dair

 

Tamam,  işte size bir tür haftalık günce. Bunu hangi kategoriye koyacağıma karar vermeye çalışmak bile beni kahrediyor. Zaten haftalık da sayılmaz, haftanın ikinci gününde böyle bir yazı yazılmaz.

Geçen hafta biber dolması, taze fasulye -belki de ü- ve pilav yapmayı öğrendim.  Teknoloji detoksuma dün başladım, yavaş yavaş hallediyorum. Uzak kalmak değil benimki, fazlalıkları temizlemek falan. Mesela sürekli tarayıcıya girip favorilere kaydedilen sitelerde ‘acilen bana faydası olacak şeyler bulup okumalıyım’ diye gezinmek yerine belli birkaç siteyi anasayfama ekledim ve her gün birinden birer ikişer makaleler okuyorum. Kozmik Anafor, Bilimfili, Matematiksel ve Mantıksal Teizm gibi siteler. Bunları söylüyorum ki konu komşu vay amma da dolu dolu kültürlü birisi diye düşünsün hakkımda. BBC News’ü falan takibe aldım Flipboard’dan, New York Times ve National Geographic falan da var listede. Yani oo İngilizce de biliyor üstelik gündemden de uzak değil şeklinde bir yorum bana biçilmiş kaftandır şu son durumda.

  Kimse bir şeyi yapmak istemiyor derken haklıydılar, herkes o şeyi yaptığını kanıtlamak istiyor. Kimse bir yerde olmak istemiyor, o yere gittiğini Instagram’da belgelemek istiyor. Artık kimse kendisi için yaşamıyor, yaşadığını ve bunu nasıl yaptığını, neler başardığını herkes bilsin istiyor. Eleştiri sayılmaz bu, sadece durumu öne sürüyorum. Neler yaptığımı yazan benim bunları eleştirmeye hakkım yok.

Münir Özkul’un baş seslendirmen -bu noktada başrole ne dendiğini bilmiyorum- olduğu bir radyo tiyatrosu dinledim kek yaparken. Gogol’dan Burun. Hikayede Kovalevin bir sabah ansızın kaybolan burnunun bir ekmeğin içinden çıkması ya da bir başka memurda görülmesi ve daha sonra bir polis memurunun burnu bulup getirmesi gerçeküstücülükten öte, o çağ Rus toplumundaki özlemlerin, yanlışların, ruh sıkıntılarının ve ezilmişliğin trajikomik bir simgesi olarak düşünülmeliymiş, çevirmen Orhan Veli Kanık öyle diyormuş.

Müzik iyi hoş da, her zaman da canım istemiyor ya. Hani böyle bir şey dinleyesin vardır ama oynatma listendeki hiçbir şarkı tam olarak beklentini karşılamıyordur, ya da tamamen bir farklılık olsun istersin; böyle zamanlar için radyo tiyatrosu var. İnternette arattığınız zaman kolayca bulabilirsiniz, Youtube kanalları da var. Bu da haftanın tavsiyesi olsun.

Yine de müzik silip atacağım şey değil haliyle. Nostalji radyoları dinliyorum. Bu haftaya özgü bir şey değil ama bahsedeyim, 60,70, 80, ve 90’lar yabancı müziği çalan internet radyoları benim başımın tacı. Yollarda bazen elimde ufacık çantam, kollarıma kadar uzanan eldivenim, üzerimde elbisemle beni siyah bir  Cadillac Eldorado’nun yanında bekleyen şapkalı, takım elbiseli  beyefendinin yanına  gidiyormuş edasıyla yürüyor, hayatımın fon müziğini Frank Sinatra’nın söylediğini varsayıyorum. Bazen de kıvırcık saçlarım ve önden bağlanan gömleğimle sahilde radyodan Cyndi Lauper dinleyen bir kıza dönüşüyorum. Bu noktada ‘Ne varsa eskilerde var ha’ demekten başka bir şey gelmiyor elimden.

Edmondo De Amicis’in -valla bakmadan yazdım- Çocuk Kalbi’ni tekrar okudum, ilk seferim ilkokuldaydı ve unutalı epey olmuştu. Okudum dediğime de bakmayın daha bitmedi, ama az kaldı haddime değil ama tabi ki gayet güzel gidiyor. Eleştiri yapmadan önce kendime sen kim oluyorsun ya dediğim için iki defa düşünüyorum ağzımı açmayı. Fakat bu kitapta eleştiri yapacak bir şeyler olduğu anlamına gelmesin, yok çünkü. Mis gibi kitap.

Eski sayılarını internet sitesinden sürekli okuduğum CHIP dergisinin son sayısını aldım. Zaten senede dört defa çıkıyormuş, on liraya kıyar alırım bundan sonra hep. Yani, sektöre atılmadan önce ön bilgiler, neler olup bitmişlerin içinde olmak insanı fena halde motive ediyor. Webtekno yetmiyor mu demeyin, dergi okumak daha havalı. Bilgisayar mühendisi oluyorum ben bu arada. Bikaç sene içinde inşallah.                                                  Bi’ de How It Works’u okumak istiyorum. Takvim arkalarında, Facebook sayfalarında falan gördüğümüz Bunları Biliyor Muydunuz? bilgilerini gayet açıklayıcı ve bilimsel olarak anlatıyor adamlar. Ama incecik dergide de 14 liraya kıyamadım. Kıyamamak bir yana  20 lira param vardı zaten abi, eve dönerken otobüse binemeyip 20 km yürürdüm aksi takdirde.

Elon Musk’a hayran ve bir gence aşık olduğum için elektrikli arabalarla, sıvı yakıtlı arabaları karşılaştıran bir içerik hazırladım. Araştırmalarımla beraber üç gün falan sürdü. Tesla Model S ehliyeti bile olmayan benim de hayallerimi süslemiş oldu.

Dizi film falan izlemedim. İnternet bozuk ya evde. Ah ttnet alacağın olsun be.

Ben de olaylar bunlar. Belki düşünsem biraz daha aklıma gelir ama benim huyum da yazdım mı hemen paylaşmak. Dayanamıyorum bekletmeye. Az sonra sizlerdeki olayları da okuyacağım. Allah’a emanet hadi, öptüm çok.

Malum şarkılar;

Girls Just Wanna Have Fun

Fly Me To The Moon

Reklamlar

eğleniyor muyuz millet

Gülelim oynayalım kâm alalım dünyadan
Görelim âb-ı hayat aktığını ejderhadan
Gidelim serv-i revânım yürü Sadabad’a

Eğleniyor muyuz bi’ bakın bakalım. Ardından nasıl daha çok eğleniriz diye sorun kendinize. Sonra eğlenmek nedir bunu düşünün, eğlenmeli miyiz gibi felsefeler takip etsin bunu. Aman ha canınız sıkılmasın. Sakın ola ki bir dakika bile kendinizle baş başa olmaya, başka bir deyişle boş kalmaya tahammül edemeyin. Of çok sıkıldım ya deme lüksünü kendinize bahşedin, bir günde en az on kez boş kaldığınız için sıkılmaktan; bir o kadar da yaptığınız işten dolayı sıkılmaktan şikayet edin.

Bizim belki de en büyük sorunumuz bu. Hepimiz kabul ediyoruz dünyanın nasıl kötü bir yer olduğunu. Aslında dünyayı nasıl kötü bir hale getirdiğimizi. Hatta görevin gençlere düştüğünü falan da söyleyip duruyoruz, süper idealist söylemleri dinliyoruz, harekete geç, istersen yaparsın, her şey senin elinde ve sen değişirsen dünya değişirlerle coştukça coşuyoruz. TED konuşmaları, Barış Özcan’vari youtube videoları bizi her dakika motive etmeye hazır. Biz de bunları izleyip harekete geçme aşkıyla yanıp tutuşuyoruz ekran başında. Sonra yan taraftaki çantamda ne var videosuna ya da başlığında “bi şey bi şey challange | dayak yedim!” yazan videoya tıklıyoruz. Sonra bir başkasına ve bir başkasına. En sonunda da canımız sıkılıyor. İki saat önce cehaleti yenmeye, ormanları korumaya, su sıkıntısına çare bulup, felsefe alanında yaptığı çalışmalarla adını duyurmaya, işin özünde dünyayı kurtarmaya niyetli olan bizler, ay çok canım sıkıldı ya ne yapsam cümlesini kurmayı kendimizde hak görüyoruz. Ertesi gün bir ortamda, sınıftaki bir tartışmada, arkadaşlarla kafede otururken de dünyanın, ülkenin, sistemlerin halinden şikayet etmeye bayılıyoruz. Aman sakın canım sıkılmasın, her saniye eğleneyim üstelik eğlendiğimi de herkes bilsin, bir dakika bile yalnız kalmadığımı ve sürekli hayatımı yaşadığımı Instagramda cümle alem görsün istiyoruz.

Biz bütün hayatı eğlenmekten, gülmekten, mutlu olmaktan ibaret sanıyoruz. “Bir kez geliyorsun, hayatını yaşa” mottosuna uymadan geçen günleri ziyan sayıyoruz. Bu şikayet ettiğimiz düzenleri kuran adamlar da, yıkan adamlar da eğlenmek için yapmadı bunları. İnsanların eskiden uğrunda can vermeye hazır oldukları davaları, amaçları vardı. Biz bugün felaketlerden, savaşlardan, ölümlerden bile birer espri yapmaya, birer tweet içeriği üretmeye çalışıyoruz. Bizim hiçbir şeyden şikayet etmeye hakkımız yok çünkü biz her zaman gülmek istiyoruz. Gülü sevmek ama dikenine katlanmamak istiyoruz.
Hayatı yaşıyoruz işte, ölüp gideceğimiz şu üç günlük dünyada, bir içinde bulunduğumuz hali beğenmemeyi bir de yarınlar yokmuşçasına eğlenmeyi biliyoruz.

Sahi ortam nasıl eğleniyor muyuz bakalım?

tek başına kusursuz bir günümüz eleştirisi olan şarkı

sefiller

ilkokulda şiir yarışmasında birinci olmuştum, şiirin son satırını babam yazmıştı sağolsun. muhtemelen o yüzden kazandım sekiz yaşında çocuk noluyor da coğrafya kelimesini imgesel kullanabiliyor, dahiyane. sefiller kitabının sadeleştirilmiş halini hediye ettiler. ben de o kitabı kütüphaneye üye olmak için bağışladım. böyle bi olayı vardı kitap getiriyordun sana pembe bir kart veriyorlardı kitap alınca o kart onlarda kalıyordu, kitabı geri verirken alıyordun. ben kitapları değiştiriyordum hep kart orda duruyordu övünmek gibi olmasın. en sonunda bi kitabı geri götürmeyi unuttum, hatırlayınca da utandım öyle hatırlıyorum. kartım onlarda kaldı, kitap şimdi nerelerde bilmiyorum. bütün bunlar olup biterken en fazla 12 yaşındaydım.

dünyanın en küçük ilçesi, pek sevmedim hala da sevmem. 14 yaşındayken liseye gidiyorum bahanesiyle terk ettim zaten, buna asi tarafından bakmayı seviyorum. o küçük ilçenin küçük belediye binasında en üst kattaki küçük kütüphane. Masaları falan metaldendi sandalyeyi çekerken çok ciddi ses çıkardı, epey karanlıktı içerisi çok büyük camları olsa da. Arkadaşım ordan dergi çalmıştı, belediye arşivinin anahtarını da çalmıştı. böyle şeyleri severdi deli biriydi.
belediye binası sahiden garip bi yerdi, gerilim filmi setine benzer boş alanları vardı. şimdi o alanların ofis ya da dükkan açmak için olduğunu anlıyorum. o zamanlar anlamazdım ve bu ürperti bana müthiş bir heyecan verirdi. bir süre önce rüyama da girdi bu kütüphane.
sanırım elif noktamı bulmuştum da farkında değildim. bir daha orda bulunma ihtimalim yok ki çok da meraklı değilim. Nostalji hoş ama abartmaya da gerek yok anlattık bitti.
Sefiller kitabını da hala okumadım, ne orijinalini ne sadesini. Ama hoca miserable ne demek diye sorunca bilmiştim, buna kelebek etkisi deniyor.

No One’s Clown

yine yeni kararlar

Ben kendinin çok özel olduğu yanılgısında olan dünyalılardan biriyim. Herkesten farklı olduğumu, çok büyük bir potansiyelim olduğunu söylüyorum kendime, bir de buna yürekten inanıyorum.

Yalan. Herkes napıyorsa ben de onu yapıyorum. Günümün bir kısmı öyle ya da böyle telefonda geçiyor. Herkes gibi okul okuyorum, böyle bir şeye haddim varmış gibi canımın sıkılmasına yetecek kadar boş vakit buluyorum. En önemlisi yarınlar benim en büyük umudum. Kalan milyarlarca insan gibi ben de yarın mutlu olacağım, yarın değişeceğim, yarın az zamanda büyük işler başaracağım. Yarın çok güzel olacak.

Yarının varlığına güvenen herhangi birinin fark yaratabileceğine inanmıyorum. Kendine ben her şeyi başarabilirim demenin yeterli olduğuna inanmıyorum.

Olayların iyi yanı ise ne olduğumun farkında olmam. Bugün ben sokakta sürekli gördüğüm ve hayatlarının bi anlamı ve amacı olmayışından nefret ettiğim dünyalılardan biriyim. Yarın özendiğim, başarılarını takip ettiğim ya da sadece zerafetini bile hayranlıkla izlediğim insanlardan biri olacağım. Bu cümlemin yukardakilerden tek farkı her seferinde yarım bırakmamdan etkilenmeyerek yeniden yaptığım başlangıç. Ben her pazartesi, her ayın başında, her yıl, her yaz başında, her dönem başında radikal değişimler yapmaya karar veririm. Bu değişimlerin karar olarak kalması beni sıradan insanlardan biri yapan şey; bu kararların her seferinde büyük bir istekle ve inançla alınmasıysa beni diğer insanlardan biri yapacak olan şey.

Yardımımı çok büyük birinden alıyorum. Yanımda olmadığını sandığım ve hatta olmadığı için defalarca ağladığım, yokluğuna nefretler saydırdığım tanrıya, bugün benden gün içinde uzayın bir köşesinde dönüp duran ve komik telaşlarıyla koşuşturan maymunlar olduğumuzu hatırlamamı ve asıl gerçekliği düşünerek on dakika da olsa durulmamı, sakinleşmememi istediği için şükürler ediyorum.
Ölümün var olması ve hayatın ‘ölmeden önce gidilecek on yer’den fazlası olduğu gerçeği beni motive ediyor.

Madem henüz buraya çok yararlı yazılar yazacak kapasitem yok, bunu kendi lehimde kullanıyor ve tanımadığım ama bu yazıyı okuyacak olan belki 3 kişinin önünde söz vermenin motivasyonuyla bu seferki değişimin kalıcı olacağını öngörüyorum.

Ayrıca eskiden blog yazarken en sevdiğim yorum ‘yazdıklarında kendimi buluyorum’ olurdu. Umuyorum ki birileri özellikle bu yazdıklarımda kendini bulur ve ilham verici bi şeylerin başlangıcını yapmış olurum.

Burdan gerisi epey kişisel ve sıkıcı olabilir.

Sonuç olarak bugün sosyal medya hesaplarımı kapatıyorum çünkü fark ettiğim kadarıyla beni çok ciddi manipüle ediyorlar. Ayrıca kelime dağarcığımı ciddi şekilde ufaltıyorlar ve en önemlisi vaktimi çok çalıyorlar. I’m not playing your games diyor ve Larry Page’in, Jack Dorsey’in, bi de Mark’ın yaptığı uyuşturucular yerine organik tarım yapmak için bilgisayar başına geçiyorum. Burdan sonrası benim alanım çünkü ‘baby I am a future computer engineer.’

Bu noktada ortaya yeni heveslendiğim fotoğrafçılık geliyor. Photoshop programlarını kurdum, öğrenme yolculuğu başlıyor.

Eğer rapor vermeyi kendime görev edinirsem çok daha iyi ilerlerim, değişimi başlatıyor ve sık sık sizleri -iki kişi falan- bundan haberdar ediyorum.

Öpüyorum çok. İyi geceler.

buyrun bakalım, canlanalım

öyle ya

Gelin size hayatımla ilgili durum raporları sunayım. Hedeflediğim yazıları yazmaya niyetim yok gibi duruyor zaten. Halbuki ne eleştiriler yapacaktık gündeme dair, ne felsefeler konuşacak neler öğrenecektik.

Olsun, onlar da olur yavaş yavaş. Güzellikler görmeye de ihtiyacımız var ya da duymaya. Şöyle ufak bir tur atalım.

Bu aralar fotoğrafa merak sardım. Sebebi de anneannemlerin evinde çektiğim şu çiçek fotoğrafları. Bir de bu yıl yaşamaya başladığım şehrin olağanüstü güzellikte olması ve her adımda fotoğraflamak isteyeceğiniz ayrıntıları.

Yani zaten çok güzel olan çiçekleri güneşin batışında denk getirip telefon kamerasıyla fotoğrafladım diye “ya ben biliyorum bu işi” tribine girdim. Ben zaten maymun iştahlıyım, böyle hevesler normal. Bilgisayara da photoshop programını kurdum videolar izleye izleye öğrenmek üzere.

Neden sürekli birbirimizin ne yaptığını merak ediyoruz diye düşünüyorum. Birbirimizi tanımıyoruz bile ama fikirlerimiz o denli önemli ki kaç kişi onayladı, beğendi diye kontrol etmek günlük rutinimizin önemli bi parçası.

Eskiden geceleri dışarı çıkamazdım. Kaldığım yurtta yasaktı. Artık geceleri sokakların keyfini çıkarabiliyorum. Bu benim için tarif edilemez bir yenilik.

Bu sokaklarda her gün gördüğümüz; bazen bir sıcaklık hissedip gülümsediğimiz, bazense var olduğunun farkında bile olmadığımız insanlarla şu internete bağlandığımız anda büyük bir kavgaya tutuşuyoruz. Hepimiz birbirimize karışma, fikir belirtme hatta eleştiri yapma haddini kendimize yakıştırıyor ve rahatlıkla benim gibi düşünmeyen bizden değildir diyoruz.

Bu şekilde bir fotoğraf koyup kendimden bahsedip bir de insana dair eleştiriler yapmayı planladım, ama saat epey geç oldu. Aklım çalışmayı durdurdu. Bu yazıya devam etmeyeceğimi biliyorum ama bunları da heba etmek istemiyorum. İyi kötü okunur ya fotoğraflara falan bakılır.

Öptüm çok.
buyrun hep beraber dinleyelim bunu da

geçmişe;

Kendi dönemim olmayan herhangi bir dönem;

Kıyafetlerini beğendiğim altmışlar ya da m altın çağı seksenler, ya da o güzel filmlerin geçtiği elliler ve o günlerin insanları;

Bugün bana o kadar yabancı geliyor ve orda olmaya öyle çok özeniyorum ki bugünü yaşamaktan yoruluyorum. Bugünün insanları tahmin edemeyeceğiniz kadar tahammül edilemez. Sürekli birbirlerini yiyorlar ve öyle şeyleri dert ediyorlar ki duysanız gülersiniz. İlişkilerini size çok yabancı gelecek şekilde yaşıyorlar, tabi yaşıyorlar denebilirse. Etraflarına bakmıyorlar çünkü gözleri sürekli o ellerindeki telefonlarda, her boş kaldıklarında; yürürken, beklerken, uyumadan önce, uyandıktan sonra ve her boş kalmadıklarında; sohbet ederken, yemek yerken veya işlerini yaparken. Ne olursa olsun her zaman cevap verilmesi gereken bir mesaj, okunması gereken bir gönderi ve beğenilmesi gereken videolar var. Üstelik bunları üretmek için de ekstra zamana ihtiyaç var.

Sevgililerin birbirini görmek için buluşmak zorunda oldukları, erkeğin kızın yollarını gözlediği ya da evine kadar gittiği zamanlardan birinde yaşamak isterdim. En azından bir parkta sakince otururken tanımadığım birinin internette yayınlayacağı fotoğraf hatta videolarda görünmeyeceğim bi zamana gitmek isterdim.

Bugünkülerin sürekli canı sıkılıyor. Dert ettikleri şeyler birbirlerini takipten çıkarıp çıkarmadıkları ya da fotoğraflarını beğenip beğenmedikleri. Bir arkadaşım ona mesaj atan birinden bahsetmeden önce takipçi sayısını söylüyor. Ben değer belirleyen noktaların bunlar olmasını istemezdim. Gençlerin eskiden davaları olurmuş. Hayat görüşlerine, hayvanlara, dinlerine, ülkelerine, edebiyata değer verdikleri ne varsa kendilerini adarlarmış. Davası olan insanlarla arkadaşlık yapmak isterdim. O zaman sürekli canı sıkılan ve eğlenmek isteyenler yerine harekete geçmek isteyen arkadaşlarım olurdu. Bugünküler sadece şikayet ediyor ve sistemlerden falan yakınıyorlar.

Eski fotoğraflarda hanımefendiler ve beyefendiler görüyorum. Takım elbiselerini giymişler ve şık ayakkabıları var. Bugünküler ne kadar az giyinirlerse o kadar medeni olduklarını söylüyorlar, kendilerini ifade ettiklerini iddia edip anlamsız kılıklara giriyorlar. Çiçekli elbiseler giyip ceketi omzunda biriyle el ele gezmek isterdim.

Bugünün insanları sadece tüketiyor hem de tüm dünyayı. Bu kadar zalimleştiklerini göremeyeceğim kadar geçmişte yaşamak isterdim. Her hassasiyeti alaya alan yaşıtlarım olmasın isterdim. Kendilerini kalıplaşmış kelimelerle kurulan cümleler yerine daha rahat ifade edebilen birileriyle konuşmak isterdim.

Woody Allen’ın anlattığı gibi eminim herkes kendi geçmişine özlem duyuyordur ve eminim her geçmişin en az bugünkü kadar kötüleri vardır. Yine de ait olmadığımı her gün daha çok hissettiğim bugün dışında herhangi bir geçmişte belki daha mutlu olabilirdim, bunu hayal ediyorum.

Bu tekdüzelik ve herkesin birbirine benzemesi, üstelik farkında olmamaları bana göre değil. Bugünün değer yargıları benim için çok anlamsız. Hayatımı anlamlandırabileceğim bi geçmişte geleceğin neler getireceğini hayal etmek isterdim. Hayal kırıklığı bile bu kadar yorgun hissettirmezdi.

Evlatlarıma Mektup, başlangıç

Bugün epey ama epey yol yürüdüm. Yola ilk çıktığımda kafamın içinde çeşit çeşit fikirler dönüyordu, bi yerlerden başka yerlere atlıyor ve çıkarımlar yapıyordum. Aklıma gelenlerden biri bu mektubu yazmak oldu, hemen arkasından gelen de bunu mektup serisine dönüştürmek oldu. Bi sonraki de herkese acik yayınlamanın yanı sıra birkaç özel mektupla beraber hepsini bi deftere yazıp somut olarak saklama fikriydi.

Güzeller güzeli oğlum ve kızım;

Maalesef bu fikir dünyanın en orijinal fikri değil. Fakat en büyük hayallerinden biri çocuk sahibi olmak olan anneniz için gayet hoş bi’ fikir. Düzenli aralıklar konusunda söz veremem ama size yıllar sonra açıp okuduğunuzda bir şeyler hissettirecek birkaç cümle yazacağım.

Biz bu yıl “cringe” diye bi terimi çok kullanıyoruz. Annenin yıllar öncesinden yazdığı mektupları okumak umarım ki cringe eden bi’ şey değildir.

Ayrıca bir dili konuşurken araya yabancı kelimeler katmayı sevmem.

Benim Kasım abim vardı. Görüp görebileceğiniz en tatlı, en neşe dolu insan. Enerjisi kendinden dolup taşıyor, başkalarına bile yetiyordu. Tabi ben az çok hatırlıyorum. En son on yaşımda belki daha küçükken gördüm onu, bir daha göremeyecek olmak çok canımı yakıyor.

Ben daha doğmadan bana bir mektup yazmış. Bulduğum zaman o mektubu da sıkıştıracağım bu araya. Ben okurken hem gülmekten hem de duygulanmaktan gözlerim doluyor. Ki ben de tam olarak böyle bir şeyler bırakmak isteyerek karar verdim buna.

Bugün 10 kilometre kadar yürüdüm. Birkaç parça kıyafet almaya niyetlendim ama karar veremeyip vazgeçtim. Umut edelim ki kararsızlığınız bana çekmesin.

Benden dedikodu beklemeyin, size kadar neler değişicek neler geçip gidecek bilmediğim için özel hayatımı anlatmaya niyetim yok. Ama ben ağzımı tutamam onu da bilin.

Annenizi üzmeyin, sizi seviyorum.